ÇELİŞKİLİ İLİŞKİLER YA DA KAVRAMLARIN NE’LİĞİ SORUNU ÜZERİNE

Abdurrezak DERVİŞOĞLU

  • Yazının Tarihi: 13 Nisan 2015
  • Bu yazı 76 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

GÜNDEM12 DERGİSİ ÜÇÜNCÜ SAYI

İslam, Hz. Âdem’le başlayıp, kıyamete dek devam edecek olan Rabbimizin biz kulları için seçtiği, kusursuz sistemin (Rahman’ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Mülk/3) adıdır. Bizi yaratan ( Andolsun insanı biz yarattık… kaf/16)  bize şahdamarımızdan daha yakın olan (biz ona şah damarından daha yakınız. kaf/16),bize isimleri öğreten(Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Bakara/31) Rabbimiz, bize kimlik olarak İslam’ı seçip bizden kendimizi öyle tanımlamamızı istemektedir. (Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: “Ben gerçekten Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? fussilet/33)

Bununla beraber Allah, bizim için seçtiği sistemin/dinin fıtri olduğunu da haber vermektedir. Vahyin, insan ürünü olmadığı, dolayısıyla insana/yaratılmışa özgü olan ‘’kusurlu oluş’’tan uzak olduğu, yine vahyin insana, hayata ve eşyaya dair herhangi bir alanı boş bırakmadığı gerçeği üzerinden müşahade edilmektedir. Öyleki itikattan ibadete, ahlaktan siyasete, iktisattan içtimaiyata… Bütün alanlara dair genel ilkeleri belirleyip insanın, dünya hayatını hangi temel değerler üzerinde yaşaması gerektiğini haber vermiştir. Kaldı ki haber vermekle yetinmemiş vahyin muhataplarını inşaa etmiştir.  Yani muharref ve beşer ürünü diğer dinlerden farklı olarak İslam’ın mesajı, hem ihbari (haber veren/uyaran) hem inşaai (inşaa eden, düzenleyen) dir.

Şimdi! İşin teorik boyutunda sorun olmadığı akıllı, bilgili ve adil olmak kaydıyla herkesçe bilinmektedir. Peki, sorun nedir? Sorun elbette ki çoğu zaman olduğu gibi pratikteki zaaflardır. Müslüman olarak bizler hayatlarımızı: (De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. en’am 162) Ayetinin ışığında inşaa ediyor muyuz? Yoksa itikatta laik, iktisatta kapitalist, ahlakta materyalist, liberal, siyasette demokrat, sosyalist, faşist, sosyal hayatta rasyonalist ve realist olup sadece ibadette mi Müslüman’ız?! Böylesi bir durum çelişki değil mi? Kısaca hayatlarımızı şekillendiren “değerler’’ gerçekten İslam’i değerler midir yoksa İslam’ın yerine kullandığımız sahte değerler midir? Bazı kavramların gerçekte ne olduklarına değinmek gerekirse:

Evvela, bize dayatılan laikliği sorun olarak görmeyen /en azından fikri düzeyde/ bir Müslüman’ın itikadı sağlam olabilir mi? Kabaca dinin sosyal, siyasal vs hayata dair bir yaptırımının olamayacağı anlayışı üzerine kurulu ve son tahlilde kendisi de bir din olan laiklik tevhide aykırı bir öğretidir. Nasıl ki kişi aynı anda hem Hıristiyan hem Müslüman olamıyorsa aynı şekilde bir muvahhidin/Müslüman’ın İslam’la laikliği beraber yaşamaya kalkması da mümkün değildir. Bu anlamda laikliğin ne olduğunu açığa kavuşturmak ve laikliğe karşı ciddi tavır almak durumundayız. Müslüman olmak iradeli olmaktır. Müslüman,  kendisine dayatılan yapay sistemlere itiraz edebilecek düzeyde ve bilinçte olmalıdır.

İktisatta, faiz kurumuna karşı infak kurumu işletilebiliyor mu? Biliyoruz ki infak ibadetlerin ruhu ve bir anlamda geçerlilik şartıdır: (Onlar ki gaybe iman edip namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar. bakara/3) bununla beraber faizin zengin ve yoksul arasında ki uçurumu derinleştiren ifsadına karşı infak, söz konusu uçurumu ortadan kaldırmaya dönük ıslah aracına dönüşebilmektedir. Ne ki Müslüman toplumumuzda böyle bir kurumun bırakın işletilmesi varlığı dahi söz konusu değildir.

İslam iktisadı biriktirmeye değil, paylaşmaya dayanır. Çağa tanıklığımızın en önemli unsurlarından biri de infaktır. İnfak, kapitalist sistemin dayattığı dünyevileşme, bireyselleşme, bencilleşme musibetlerine karşı soylu bir damardır/panzehiridir. (İsmail Ceyran / Haksöz Dergisi Mart 2015)

Cepteki bozukluklardan kurtulmak infak değildir.! Bilmeliyiz ki Rabbimiz yaptıklarımız ve söylediklerimizden dolayı bizi hesaba çekeceği gibi yapmadığımız ve söylemediklerimiz üzerinden de bizi hesaba çekecektir: (Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, “Ne işte idiniz?” derler. Onlar da: “Biz yer yüzünde zayıf kimselerdik.”derler. Melekler: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?” derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. nisa/97)

Ahlak inşaasında: (Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir. nahl/90)  hakkı ve sabrı tavsiye (asr suresi) ikazı başkaca ayetlerde farklı yükümlülükler gibi genel ilkeler mi işletiliyor yoksa Rabbani hakikatlere karşı uydurulmuş ‘gerçekçilik’/realizm mi belirleyici oluyor? Şu kadarıyla iktifa edelim ki eğer Resul(s), ‘gerçekçi’/realist olsaydı Mekke oligarşisini karşısına almazdı. Onlarla iyi geçinir ve sistemlerine müdahale etmez belki müdahane ederdi. Ama Nebi(s) biliyordu ki, aldığı vahiy gereği onların heva kaynaklı ‘gerçekçi gerekçelerine’ müdahale etmeli ve uydurdukları tüm sahte değerleri ıslah, olmasa imha etmeliydi. Nitekim onların uydurdukları gerçeklik bugünün realizmidir ve subjektiftir. Dolayısıyla kesinlikle hakikat değildir. Peygamber bizim neyimiz olur? Yine Kur’an’da O’nun (as) bizim için örnek olduğu gerçeği karşısında nerede duruyoruz? Doğrusu Peygamber(s) döneminde ki gibi çok net bir tevhit, şirk ayrımından bahsetmek mümkün değildir. Ancak şirkinde modernizme ayak uydurup bizi gizliden gizliye kuşatması noktasında mevcut flu haliyle daha tehlikeli yaygınlaştığının da altı çizilmelidir.

Sosyal hayatta İslam’i duruşun piyasa değeri olmadığı için orada rasyonel kanunlar devreye girebilmektedir. Öyle ya İslam, bizim salt ibadetimizi belirler onu da yanlış belirler! İslamiliğimiz camilere hapsedilmiş camilerin de namaz vakitleri dışında kapılarına kilit vurulmuştur. Camii dışındaki alanlarda daha fazla kazanabilmek için yalana ve hileye başvurmakta sakınca görmeyen, bunu da piyasanın gereği olarak değerlendiren anlayış, kıblesini hala bulamamıştır. Namaz kılanlar kıldıkları namazla ilişki açısından temelde iki türlü değerlendirilmiştir. Bir namazın kendisini temizlediği arındırdığı kişi: (namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Ankebut/45) iki namaz kıldığı halde kıldığı namazın kendisini tezkiye etmediği ve dolayısıyla kendisine veyl edilen kişi: (Vay haline o namaz kılanların ki, Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler. Gösteriş yaparlar onlar ve yardımlığı sakınırlar zekâtı vermezler. Ma’un 4-7) dikkat çekilmesi gereken ikinci gurubun çelişkisidir. İslam tüm işleyişiyle bir bütün olduğu gibi o bütünü oluşturan parçalar arasında mutlak bir ilişki olmasını da vaaz eder.

Gelelim en yakıcı ve gerçekten derinlemesine fıkh etmeyi hikmetli yaklaşmayı gerektiren siyaset mevzuuna. Seçim dönemine de girildiğinden meselenin yakıcılığı derinleşiyor. İslam ve demokrasi bir arada olabilir mi sorusu çokça sorulmuş, tartışılmış, üzerine makaleler ve kitaplar yazılmış. Elbette burada İslam ve demokrasi birlikte olur veya asla birlikte olamazlar diyerek nokta koymak kolaycılık olacağı gibi böyle bir tespitin! İlmi bir değerinin olmayacağını da ifade etmek gerekiyor. Bununla beraber bu alanda değerli çalışmaları olan âlimlerimizin teorik çerçeve de meseleye yaklaşım tarzları ve yine aktif siyasette ki bazı İslami yapıların İhvan(Mısır), Nahda(Tunus), tavırları bize demokrasiyle ilişkilerimizde bir fikir vermektedir. Söz konusu hareketler, demokrasiye de tıpkı laiklik ve sosyalizm de olduğu gibi tavır almak gerektiği üzerinde tartışmış ve nokta koymuşlardır. Son tahlilde demokrasiyi onaylamadan ama mesela bir monarşi veya diktatörlüğe kıyasla araçların kullanılabilmesi bağlamında şerh koyarak kabullenmeleri de kanaatimce fıkhın dinamik oluşuyla izah edilebilir. Fakat kendimizle ve değerlerimizle çelişmemek adına bir kere daha altını çizelim ki demokrasi dahil bir takım arizi ve geçiş dönemleri söz konusu değilse heva ve heves kaynaklı fıtrata aykırı tüm dünya görüşleri /ideolojiler reddedilmelidir. Her ideolojinin İslam’a uygun bazı öğretileri olabilir. Bu durum onların kabul edilebileceği anlamına gelmemelidir. Söz gelimi sosyalizmin eşitçiliği, özgürlüğü, paylaşımı savunması gibi olumlu yaklaşımları baz alınarak sosyalizmin makul ve kabul edilebilir olduğu iddia edilebilir mi? Ali Şeriati’nin tespitiyle bizlerin/Müslümanların, marksistlerle ortak yönlerimiz olabilir fakat öyle bir yere geliriz ki bütün ortak yönlerimiz uçar gider: bizim dünya görüşümüz temelde tevhit ve gayb üzerine kuruluyken onlar şirk dinine bulaşmış ve gaybı inkar etmiştir.

El hasıl İslam; yukarıda da belirtildiği gibi eksik ve kusurlu bir din değildir. Allah bize din olarak İslam’ı uygun görmüşken: (’Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı beğendim. maide/3) bizlerin alternatifler üretmemiz olacak iş değildir. Bununla beraber bazılarının kullanmakta sakınca görmediği ’demokrat Müslüman, laik Müslüman, sosyalist Müslüman, özgürlükçü Müslüman terkipleri basit ve masum kullanımlar gibi gelebilir fakat tehlikeli ve yanlıştır. Kullandığımız kavramlar zihin dünyamızı/düşüncemizi ve aklımızı şekillendirir. Düşünce ve akıl da pratiğe yansır. Ya ıslah edilmiş düşünce ve aklın üreteceği sahih bir hayat. Ya da ifsada uğramış akıl ve düşüncenin yok edeceği salihat…

Bir Yorum Yazın